Kayıtlar

Aile Arasında: Yaktın sen beni!

Resim
"Ailem" dediğim şeyin nüfusta kaydı yok. Beni ben gibi kabul eden, bana daha bir ben olabilmem için el uzatanlar benim ailem. Soyu sopu yok, kutsal bilmez.
Gülse Birsel'in senaryosunu yazdığı Aile Arasında filmi, "senin ailen kimlerden oluşuyor?" sorusunu insanı kahkahalara boğarken orta yere bırakıveriyor. 
Cihangir-Adana, zengin-fakir, freak-makul, duygularının farkında-inkâr ettiklerinin avucunda gibi uçları yan yana koyup "sahiden bi değişik duruyor" dedirtirken bir yandan da "Türkiye ailesi nasıl bir şey olmalı?" sorusuna kendi yanıtını veriyor film. 
İlk trans-pozitif, anaakım Türk filmi desek?
Filmde özellikle iki sahne Gülse Birsel'in ailesini kadın özgürlüğüyle tanımlamamız için yeterli bilgiyi sunuyor.
İlki, "yahu uzaylı mı bu, ne demek 3. cins"le başlayan, "trans birey diyeceksin"le son bulan, Türkiye'de gelmiş geçmiş belki de en anaakım trans-dostu mesajın verildiği ve hiçbir şekilde didaktiklik kusmaya…

Oslo İbne Korosu: Noel Baba hepimizin içinde

Resim
Noel'in kökenini araştırırken eşcinselliğin kökeni tartışmalarına göz kırpıp "sahi ne önemi var? maksat sevgi, muhabbet"e bağlayan bir konser izledim dün akşam. 

Oslo fagottkor, 2004 yılında "müzikten ve gülmekten hoşlanan erkeklerden hoşlanan erkeklerden (ve de birbirinden) hoşlanan erkeklerin" bir gece içerken ortaya attıkları bir fikirle ortaya çıkıyor. Norveç gibi korolarla dolup taşan (Alaturka Kadın Korosu bile var!) bir ülkede profesyonel müzik "icra eden" bu koronun Noel ve Yeni Lubun Yıl konserindeydim.
Twerk ettiklerinde heyecandan fotoğraf çekemedim :P
Başta da belirttiğim üzere, konser bir "Noel ordan mı çıktı, burdan mı" hikâyesiydi. "Charlie'nin Lubunları" mesajı alır almaz kolları sıvadı. Vikinglerden Nasıra'ya, oradan şöyle bir Avrupa'ya, ardından da dünya yörüngesine uzandı.
"Ben Venezuela'da Katoliklikten bıktım da Norveç'e geldim. Başta çok özgür sandığım bu kuzey ülkesinin de kendine özgü…

God's Own Country: Sevmeye ve sevilmeye açıl

Resim
Hislerimizi ifade edemediğimizde hırçınlaşıyoruz. "Ne saçmalamışım ya, ne gereksiz davranmışım" dediğimiz anılar biriktiriyoruz o zaman. "God's Own Country" filmi, duygusal tıkanıklıkları şefkatle ve şehvetle açan bir (beyimin dediğine göre Norveççedeki adıyla) "çiftçi romantizmi" hikâyesi.  İngiltere'nin kuzeyinde, Yorkshire'de bir çiftlik. Babası ve babaannesiyle birlikte yaşayan, selamı sabahı olmayan, atarlı bir genç. Arada bir pub'a gidip zil zurna sarhoş oluyor, tuvalette göt sikiyor, ne hayattan bir şey anlıyor, ne de kendinden. Sonra bir gün Romanyalı bir genç, çiftliğe çalışmaya geliyor. Kuzulara elinden gelenin fazlasını vermeye çalışan, yol yordam bilen, düzgün bir çocuk. İşte bu "çingen", zaman içinde ismi olan birine, bir sevgiliye dönüşüyor. Dahası, atarlı gencin kendini duymazlığına derman oluyor; onu büyütüyor, "adam ediyor". 
İlk filmiyle Sundance'te en iyi yönetmen ödülü alan Francis Lee, Guardian&…

Çocuklarla cinsel istismarı nasıl konuşmalı?

Resim
"Hiçbir çocuk, hiçbir aile ve toplumun hiçbir kesimi istismardan muaf değil. Çocukları istismar konusunda bilgilendirmek başlı başına bir önlem niteliğinde."

Çocuklarla cinsel istismar hakkında konuşmak, onları can yakan sırları paylaşma konusunda daha güvende hissettirir. Bu yüzden Norveç devlet kanalı NRK'nun çocuk kanalı NRK Super bu hafta cinsel istismara odaklanıyor. Bu belki de o ertelediğiniz konuşmayı yapmak için bir fırsat olabilir.

Pek çok ebeveyn çocuklarla cinsel istismar hakkında konuşmaktan çekiniyor. Çekinmenize gerek yok.

Stine Sofie Vakfı'nda proje liderliği yapan Erik S. Oksavik, bunun kesinlikle bütün ebeveynlerin çocuklarıyla yapması gereken bir konuşma olduğu görüşünde.

Çocuklarımızı toplumdaki bütün tehlikelerden korumak isteriz, değil mi? O zaman şiddet ve istismarın da çocuklara yönelik bir tehlike olduğunu fark etmemiz gerekiyor.

NRK'ya konuşan Oksavik, ebeveynleri sorumluluk alıp konuşmayı yeterince güvenli bir şekilde yapacak kadar bilgil…

Aslı Erdoğan: İnsanlar ölürken Bach açıp güzel cümleler yazamıyorsun

Resim
"Yüzüme karşı 'yeteneğini heba ettin' diyenler çıkıyor. Cizre'yle ilgili bir köşeyazısı da özenle yazılmış yüzlerce sayfalık bir romanın edebî değerini taşıyabilir."

Edebiyatçı kendini siyasete kaptırırsa ayağına kurşun mu sıkar? Ülkesinde katliamlar yaşandığını bilen biri, kalemini kurguyla sınırlayabilir mi? Dahası, insan ne için yazar?

Yazar, gazeteci ve insan hakları aktivisti Aslı Erdoğan, Oslo Edebiyat Evi'nde düzenlenen Hayal ve Travma Anlatıları başlıklı etkinlikte bu sorulara kendi yanıtlarını verdi. İsveçli-Kürt yazar ve gazeteci Mustafa Can'ın sorularıyla ilerleyen konuşmada Erdoğan, "terörist yazar" olarak cezaevinde tutulduğu 4 buçuk ay ve "yaraları yalayan yalanlar" olarak yazının kendisinde uyandırdıklarına dair açıksözlü paylaşımlarda bulundu.

"Nobel Ödülü için mi yazıyoruz, yoksa kendimize dair hakikatleri paylaşmak için mi?"

"Hapse bir kez girdiniz mi bir daha çıkamıyorsunuz. Bazen birdenbire o duvarları…

Yasmine Hamdan kafası: Kozmopolitik indie pop

Resim
"Aldatılmış vatandaşım ben. Güvenlik durumunun rehinesi, terk edilmiş vatandaş..."
Şarkıcı Yasmine Hamdan, Oslo World festivali kapsamında dün akşam Parkteatret'de bir konser verdi. Festivalin "kozmopolitik indie pop" olarak tanımladığı, Hamdan'ın kendi değişiyle "üçüncü kuşak, göçmen" bir müzik deneyimiydi konser. Rock'tan elektroniğe uzanan, kaotikliğe bel kıvıran, kendini ciddiye almayan ama değersizleştirmeyen...
Fotoğraf festivalin Facebook sayfasından...

Feyruz'suz olur mu hiç?

Konser öncesi partide hem müziklerin, hem de mekândaki Arapların coşkusuyla "dünyayı Oslo'ya getiren festival" gerçekten de dediğini yaptı. Kimine göbek attıran, kimine utangaç bakışlarla göbek atanları izlettiren şarkılardan bazıları şunlardı:

Fairuz - Al Bostah
Alsarah & The Nubatones - Habibi Taal (Jeremy Sole Remix Feat. Clap! Clap! & Beats Antique)
Balkan Beat Box - Habibi Min Zaman
Simone - Tany Tany
Guitara Band - Ya Ghali
Nadia Moustafa …

Koselig

Resim
Koyu karanlığa karşı mum ışığında... Koselig. 
İçini üşütenlerden elini sıcacık tutanlara vardığında... Koselig.
Sessizlik, yalnızlık, uzaklık gözünü korkutmadığında... Koselig. 

Anaokulu çalışanı oldum!

Resim
Oslo'ya taşındığımızdan beri çok da geciktirmeden bir işe başlamak istiyordum. Üniversitenin yaz okulunda B1 seviyesinde Norveççe öğrendikten sonra "bana göre ne var?" diye bakınmaya başladım. Çatır çatır Norveççe konuşmadan hangi işleri yapabilirdim? Yoksa yalnızca İngilizcenin yeterli olabildiği garsonluk işlerine mi baksaydım? Amaç yalnızca bir iş bulmak değil, bir yandan da topluma dahil olmak, sınıfta öğrendiğim dili çat pat da olsa konuşmaya başlamaktı.

Norveç'in iş bulma kurumu diyebileceğimiz NAV'ın sitesinden kendime bir profil oluşturdum ve birkaç garsonluk ilanına yürüdüm. Tık yok. Sabah 4 ile 8 arasında ekmeklere tereyağ sürme işinin de "bir büyüktür sıfır" felsefeme uyabileceğini kendime kabul ettirmeye çalışıyordum kiii
Beyimin yıllar evvelinden aynı koroda şarkı söylediği kişinin bizim mahalledeki anaokulunda çalıştığını hatırlaması üzerine telefon açıldı ve görüşmeye çağrıldım. İyi mi kötü mü geçtiğini anlamadığım, hastalıktan salya sümü…

Geciş dönemi sancısı olabilir mi?

Resim
"Alıştın mı oralara?" sorusu, yolculuğunuzun üstünü örtmesin. Yenilikler, ve hatta en güzelleri bile insanı zaman zaman allak bullak edebiliyor. Geçiş dönemi stresi deniyor buna. Bu bloga başladığımdan beri yaşadığım, yeni dünyalara adım atmanın verdiği bir çırpınma hâli. Dönüşümünü kolay kolay paylaşamadığından seni yalnız hissettirebilir. Hemen "alışmaya" zorlama kendini, içindeki kaosa şefkat göster.

Yeni dünyalarımızda hayatta kalma stratejilerimizi toplama fikri tam da bu sebeple ortaya çıktı zaten. Geçiş dönemi sancısının Gurbet Veri Bankası.

Allah'ın İbnesi: İçimdeki bu nefret nereden geliyor?

Resim
"Yıl olmuş 2017, haklarımın korunduğu Norveç gibi bir ülkede, sokakta yürürken erkek arkadaşımla el ele tutuşunca neden mideme kramplar giriyor?" Gazeteci Gisle A. Gjevestad Agledahl, Norveç'in devlet kanalı NRK için hazırladığı Jævla Homo (Allah'ın İbnesi) adlı beş bölümlük belgeselde bu sorunun yanıtını arıyor.  Allah'ın İbnesi, mücadelenin bittiği düşünülen yerlerde bile ne kadar utanç ve korkunun biriktiğini, homofobinin eşcinseller de dahil olmak üzere herkesin içine işlediğini göstermesi açısından ilginç bir yapım. Giderek yaygınlık kazanmaya başlayan bir tarzda, uzmanın fikrinden değil de öznenin deneyiminden yola çıkan ama gazetecilik yaptığını da unutmayan, "halktan" bir belgesel var karşımızda. Gisle "ben aslında sizden biri olmak istemiyordum" deme dürüstlüğünü gösterirken o çok korktuğu bizin sandığı kadar tek-vücut olmadığını gösteriyor. 
Tipik gey?
Belgeselin ilk bölümü "Utanç", insanlara cinsel yönelimlerine göre biçtiğ…